Bölüm 6

⏱️ Hesaplanıyor...

Cevap vermeme fırsat kalmadan buz gibi bir sesle konuştu.

"Somun Şeker."

'Bana masal anlatmaya kalkışma' diyen türden bir sorgulamaydı bu. Sözleri zihnimde bir sahneyi aniden canlandırdı.

"Şey, bu şekeri aldığımda oyuncakları bununla tamir edebileceğim söylenmişti."

Üzgün Smiley parçalarını toplarken yaptığım açıklama.

Uyum Sağlayamayanlar, Somun Şeker’in eşya açıklamasını — yani Sistem penceresini — göremezlerdi.

Basit bir mantıktı ama benim için Sistem penceresinin varlığı o kadar kanıksanmıştı ki açık vermiştim.

Mo Haein o andan itibaren şüpheleniyordu. Yalnız bırakıldıktan sonra beni karşısında sapasağlam görmek bu şüphesini doğrulamış olmalıydı.

Bundan sonra daha dikkatli olmam gerekecekti.

Yine de pek bir önemi yoktu. Sivil taklidi yapmayı bırakmaya zaten karar vermiştim.

Aptala yatmak işe yaramayacaktı, hele ki işin içinde Park Seonggyeon varken. Gerçek sonu elde etmek imkânsız hale gelirdi.

En baştan Prenses Tarantella’nın icabına bakma sebebim de buydu zaten.

Kasıtlı olarak muğlak bir cevap verdim.

"Görebiliyorum galiba."

"Galiba mı?"

"İlk defa böyle bir şey yaşıyorum. Dikdörtgen bir mesaj belirip duruyor. Sistem penceresi dediğiniz şey bu mu?"

"Evet."

Mo Haein bıçağını hâlâ indirmemişti. Sordu:

"Örümcekle nasıl başa çıktın?"

"Sadece saldırılarından kaçtım."

Bıçağın ucu çenemin altını hafifçe dürttü. Hızla ekledim:

"Saldırı düzenini görebiliyordum. Görme yetim oldukça iyidir."

Mo Haein inanmadığını belli eden bir kahkaha attı.

"Bana hiçbir eşya kullanmadan, sadece dinamik görme yeteneğin ve reflekslerinle o örümceği yendiğini mi söylüyorsun?"

"Bir oyun gibi olduğunu düşündüm, ben de oyun gibi oynadım. Oyunları severim."

Gözlerim yapısı gereği yukarı doğru çekiktir. Yüzümü ifadesiz tuttuğumda insanlar beni yanlış anlamaya meyillidir.

Gözlerimin olabildiğince yumuşak görünmesini sağlamaya çalıştım, hatta dudaklarımın kenarlarını hafifçe yukarı kaldırdım.

"Ayrıca, burada gerçekten ölmediğimizi söylemiştiniz, değil mi?"

"Veledin korku duygusu yok."

Mo Haein hakaret mi övgü mü olduğu anlaşılmayan bir şeyler mırıldandı ve sonunda kılıcını indirdi.

Bıçakla dürttüğü çenemi ovuşturdum. Kanamıyor gibiydi.

Mo Haein sessizce bana dik dik baktı.

"Bir Denemeye ilk kez giren bir Uyum Sağlayan ve böyle bir oyun sergiliyor..."

Cümlesini yarım bıraktı, ağzı birden kapandı.

"Önce dışarıda konuşalım. Adın ne?"

"Han Goyo."

"Bana Yüzbaşı de."

"Anlaşıldı."

Ve hemen ardından, kendimi ona seslenirken buldum.

"...Yüzbaşım?"

Tık.

İki bileğime de kelepçeler takıldı.

Uyum Sağlayan Kısıtlama Kelepçeleri — Deneme Müdahale Ajansı tarafından yalnızca Yüzbaşı veya daha üst rütbeli subaylara verilen özel bir teçhizat.

Ellerimi hiçbir şekilde kımıldatamayarak, şok içinde Mo Haein’e baktım.

Siyah Ay Bıçağı’nın gövdesinde elini gezdirdi ve uyardı:

"Aptalca bir şey yapma."

"..."

Soru sormadım veya itiraz etmedim. Sadece çenemi kapattım.

Görünüşe göre Mo Haein’in güvenini kazanma planı yatmıştı.

Bileklerim kelepçeli halde önünde yürürken, Mo Haein bir sonraki aşamaya yönelmedi. Adımlarını geriye doğru çevirdi.

"Park Seonggyeon’u bulmaya gidiyoruz."

Mo Haein, Depo ile Laboratuvar arasındaki koridorda bulunan mühürlü bir kapıyı açtı. Karşımıza asansör olan küçük bir alan çıktı.

Dışarısının aksine — bir çocuk cenneti gibi parlak renklerle dekore edilmiş alanların aksine — bu asansör soğuk, renksiz çelikten yapılmıştı.

Asansörde sadece aşağı çağırma düğmesi vardı. Düğmeye bastım ve kapılar anında açıldı.

Duvara büyük harflerle baştan savma yazılmış parlak kırmızı yazı ilk olarak gözüme çarptı.

ÇOCUKLAR GİREMEZ!

İçerideki kat düğmeleri de dışarısı kadar azdı. Daha doğrusu, yaklaşık elli düğmenin sığabileceği bir alanda, yalnızca tek bir devasa düğme bulunuyordu.

Uzun bir dikdörtgenin içine, sıkışık bir sayılar dizisi tıkıştırılmıştı.

B9999999999999999....

Dokuzları saymaya çalıştım ama sonra vazgeçtim. Mo Haein parmaklarını iyice açtı ve devasa düğmeye bastı.

Cızırtılı bir anons duyuldu.

"A-a-aşağı in-in-iniyor. Ç-çocuklar, çocuklar, a-aşağı. Aşağı. Aşağı."

Kapılar kapandı ve asansör hareket etmeye başladı.

Aşağı inen kabinin içinde, bıçağını koluna takıp kollarını kavuşturdu.

"Sen."

Şüpheli bir suçlu adayı olayım ya da olmayayım, hâlâ benimle konuşuyordu. Neşeyle cevap verdim:

"Evet."

"Burada ölürsen ne olacağını sanıyorsun?"

Sana verilen tüm canları tükettiğinde ve oyun bittiğinde — ya da her iki koluna ve her iki bacağına Vişne Toplayıcı taktığında.

Oyuncu, Fabrika’nın bir çalışanına dönüşürdü.

"Sonsuza dek buradan ayrılamayan bir oyuncak fabrikası işçisi olursunuz."

Mo Haein bana zaten bildiğim bir şeyi söylüyordu.

Ancak bir sonraki söylediği şey bilmediğim bir husustu.

"Şimdi gideceğimiz yer var ya, orada bu Denemede kapana kısılmış insanlar var. Tam olarak burada."

Yer altı katında ne olduğunu oyunda zaten görmüştüm.

Oyuncu ile aynı iş üniformasını giymiş yüzlerce çalışan, oyuncak yapmak için harıl harıl çalışıyordu.

Her köşesini kontrol etmiştim ama hiçbir olay yaşanmadığı için yapımcının tatlı bir şaka —bir paskalya yumurtası— olarak eklediği gizli bir alan olduğunu düşünmüştüm.

Ama hepsinin Denemede kapana kısılmış insanlar olduğu mu söyleniyordu?

Hafızamda canlandı: Aynı hareketleri tekrarlayarak oyuncak yapan minik piksel grafikli çalışanlar. Onları sevimli bulmuştum.

Hiç yorulmazlardı. Hiç hastalanmazlardı. Hiç acı hissetmezlerdi.

Yüzeyden çok farklı olan o kasvetli, karanlık yer altı fabrikasında —Happy Smile Factory’ye mükemmel bir şekilde uyum sağlayarak— sadece yüzlerinde parlak, güler yüzlü ifadelerle oyuncak üretiyorlardı.

Yavaşça yutkundum ve konuştum:

"Teğmen Park Seonggyeon orada mı?"

"Teğmenini yesinler. O şerefsizin üniformasını sökeceğim."

Mo Haein yüzünü Siyah Ay Bıçağı’na yasladı. Yanağı bıçağa bastırılınca hafifçe tombullaştı. Bir an için durumu unuttum ve bunu büyüleyici buldum.

Siyah Ay Bıçağı’nın sahibini kesmeyeceğini söylerlerdi ve gerçekten de, yüzü o keskin bıçağa bastırılmış olmasına rağmen yanağı gayet iyi durumdaydı, tek bir çizik bile yoktu.

Gözlerini indirdi ve dudaklarını kıpırdattı:

"En başından beri bir NPC’ye saldırıyor, tüm oyuncakları kendine düşman ediyor, amirine karşı isyan başlatıyor. Üstelik tek başına aşamayı temizleme yeteneğine bile sahip değil."

Demek Smiley’ye saldıran kişi Park Seonggyeon'du.

Ve Mo Haein onu korumaya çalışırken can kaybetmişti.

Fabrikada ilk uyandığımda duyduğum o gürültünün ne olduğunu nihayet anlamıştım.

Mo Haein ilk ölümünün ardından yeniden dirildikten sonra çoktan düşmanlaşmış Smiley'ler ile uğraşıyordu.

İşte onun gibi kıdemli birinin en zorlu yıkım sonu rotasına girmesinin sebebi buydu.

"Bu yer altı alanı, ben aşamayı temizleyene kadar Park Seonggyeon’un oyuncakların saldırısına uğramadan güvenle saklanabileceği tek yer."

Yaka kartına baktım. Üzerindeki smiley emojisi artık ağlıyordu.

Mo Haein oyunun bitmesinin eşiğindeydi.

"Bu tehlikeli değil mi?"

"Elbette tehlikeli. Ama temizleyene kadar arkamda bir ayak bağı bırakamam, değil mi?"

Haklı bir noktaydı. Park Seonggyeon sürpriz bir saldırı başlatabilirdi.

Park Seonggyeon’un 2 canı kalmıştı.

Elbette Dört uzvunun tamamına Vişne Toplayıcı takarsa anında oyunu kaybederdi, ama bunu yapacak kadar çıldırmış olamazdı.

Üç Vişne Toplayıcı takılı olan Park Seonggyeon, mevcut durumda fiziksel avantaja sahipti.

Kendi tedbirim olmadığını söyleyemezdim tabii.

Cıvata Şeker — bunu almak için hileli oynayarak zaman kazanmıştım.

İşler sarpa sararsa, Cıvata Şeker’i Mo Haein’e vermeyi planlıyordum.

Onu nasıl elde ettiğimi açıklamak zor olacağından Park Seonggyeon’u o olmadan halletmek ideal olurdu ama yine de bir ihtimaldi.

Güm.

Asansör varış noktasına ulaştı ve kısa bir sarsıntıyla durdu.

"E-En alt kat. Ç-Çocuklar, çocuklar, çocuklar, lütfen inmeyiniz."

Kapılar açıldı.

Ancak beni karşılayan şey beklediğim şey değildi.

Görüş alanımı parlak sarı bir yüz kapladı.

Smiley...

Asansörün kapısını yüzüyle tamamen kapatan, beni bekleyen devasa bir Smiley.

Plastik gözleri —pürüzsüz, zifiri siyah, göz bebeği olmayan— Mo Haein ile beni yansıtıyordu.

İkimiz de donakalmış, gözlerimiz fal taşı gibi açılmıştı.

Çığlık atmak bir yana, nefes bile alamıyorduk.

Sanki yanlış bir nefes alsak oracıkta ezilecekmişiz gibi.

HapFactory’de Smiley’nin devasa formu yalnızca final boss dövüşünde ortaya çıkardı.

Dev Smiley, final boss'a yaraşır zorlu saldırı kalıplarına sahipti, devasa bedenini ve çeşitli oyuncakları kullanarak geniş çaplı alan saldırıları yapardı.

Karşısına tam hazırlıkla çıkmanız gerekiyordu.

Neden buradaydı?

Burası oyuncakların görünmemesi gereken bir alandı.

Ama yine de, kim görünemeyeceklerini söylemişti ki?

Oyun zaten bildiğim şeylerden sapıyordu. Bu tamamen mümkündü.

Düşünmem gereken şey bunun sebebi değildi.

Tam karşımda duran dev Smiley ile nasıl başa çıkacağımdı.

"..."

Mo Haein ayağını çok yavaş bir şekilde kaldırdı.

Ve geriye doğru bir adım attı.

Tedbirli bir adım.

Siyah Ay Bıçağı’nı kavrarken elinin arkasındaki mavi damarların şiştiğini görebiliyordum.

Şansımıza, Mo Haein geriye doğru bir adım atarken bile Smiley kımıldamadı.

Gözleriyle bana sessizce işaret verdi.

Ben de en az Mo Haein kadar yavaş bir şekilde gerilemeye başladım.

Çabaladım.

Kahretsin.

Gıııırrrt. Zorla açılan asansör kapıları ürkütücü bir ses çıkardı.

Smiley yüzünü içeri itmişti.

Şimdi açıktı. Smiley’nin ilgilendiği kişi bendim.

Mo Haein’in şakağından soğuk terler süzüldü.

HapFactory’nin final boss’u, Mo Haein için bile şakaya gelmezdi.

Yalnız olsaydı, Siyah Ay Bıçağı ile dev Smiley’ye saldırıp kazanabilirdi.

Ama koruması gereken bir yük varken mi? İmkânsız.

Daracık asansör de —Siyah Ay Bıçağı gibi uzun bir mızrağı serbestçe savurmak için fazla dar— hiç yardımcı olmuyordu.

Bu gidişle Mo Haein oyunu kaybedebilirdi.

O beni tanımıyordu ama ben onu tanıyordum.

Archive oyunları aracılığıyla bağ kurduğum birinin oyuncak fabrikası çalışanı olduğu bir sonla karşılaşmasını istemiyordum.

Kumar oynamaya karar verdim.

Ayağımı ileriye doğru hareket ettirdim, az önce geriye çektiğim ayağımı.

İleriye doğru bir adım attığımda Mo Haein’in gözleri fal taşı gibi açıldı.

Bana bağırmak istiyor gibiydi ama Smiley’yi kışkırtmaktan korktuğu için sadece dudaklarını kımıldatabildi.

Bir adım daha attım.

Ve bir adım daha.

Smiley yüzünü geriye çekti.

Asansör kapıları —bozulduğunu düşündüğüm kapılar— takırdadı ve tekrar kapanmaya çalıştı.

ÇATIIRT. Smiley pençe eliyle asansör kapısı panelini söküp attı.

Sayesinde kolayca dışarı adım atabildim.

Yine de kapıların kapanmasına izin verseydi daha iyi olurdu tabii...

Smiley adımlarıma uyum sağlayarak yavaşça geriledi.

Yürürken Cıvata Şeker’i envanterimden çıkarıp elimde tuttum.

Sessizce düşmesine izin verdim, ardından asansörden tamamen çıktım.

Smiley’nin arkasında saklı olan yer altı katı görüş alanıma girdi.

O kadar geniş ve yüksek bir alandı ki ölçeği tek bir bakışta kavramak zordu.

Daha derin kısımlar karanlıkta saklıydı ama uzaklara kadar uzandıklarına emindim.

Onlarca devasa makine orada duruyordu, tüyler ürpertici bir sessizlik içindeydiler.

Hepsinin gücü kesilmiş gibiydi, tamamen hareketsizdiler.

Ve yüzlerce çalışan.

Rengârenk iş üniformaları içinde, yüzlerinde kocaman gülümsemelerle esas duruşta bekliyorlardı, ağızları sınırlarına kadar gerilmişti.

Orada bu kadar çok insan olmasına rağmen tek bir nefes sesi bile duyulmuyordu.

Muhtemelen artık 'insan' olmadıkları içindi.

Çalışanların arkasında dizildiği dev Smiley, yukarıdan bana baktı.

...İtiraf etmeliyim ki biraz ürkütücüydü.

Yaklaşık on beş metre boyundaki bir oyuncak oldukça heybetli duruyordu.

Yine de şimdilik iyi durumdaydım.

HapFactory’nin oyuncaklarının şimdiye kadar bana nasıl davrandığına bakılırsa —iyi niyetle— Smiley de muhtemelen ilk saldıran olmayacaktı.

Smiley’nin pençe eli bana doğru uzandı. Düşmanca bir niyet hissetmediğim için bekledim.

Pençe, bir otomat makinesinin ödülü kavraması gibi beni yakaladı.

Bir ödül bebeği gibi yukarı kaldırıldım.

Smiley beni yüzüne doğru yaklaştırdı. Mekanik bir ses duyuldu:

"Smiley-sana-hoş-geldin-diyor-sadece-sana-Happy-Smile-Factory'de-birlikte-mutlu-mutlu-."

"Mutlu mutlu" kelimelerini tekrarlayan mekanik sesin arkasından çocuk kahkahaları ve tezahüratları duyulabiliyordu.

Omurgamdan aşağı ürpertici bir soğukluk yayıldı.

Smiley eline azıcık bile baskı uyguladığı an, bloklar halinde parçalanırdım.

Ama tuhaf bir şekilde, o kadar da korkmuyordum.

Belki de Smiley — Mo Haein gibi — sevdiğim bir NPC olduğu içindi.

Bu noktada bile hâlâ oyunu gerçek sonla bitirmek istiyordum.

İmkânsız olabilir. Ama işe yarayana kadar denemek istiyordum.

"Smiley."

Smiley’ye gülümsedim.

"Seni öldürmemi ister misin?"

Gerçek sonun mutlak şartı: Smiley’nin ölümü.

HapFactory’nin final boss’unun umutsuzca istediği dileği dile getirmiştim. Şimdi cevabını bekliyordum.

Önceki • Sonraki • B Yer İmi • G Bölüm Ara • F Odak Modu

Yorumlar