Bölüm 29
29. Bölüm
·
Bazı insanlarda o "şeytan tüyü" doğuştan vardır derler.
Bu söz genellikle bu tür durumlar için kullanılmaz ama neyse—Lee Yeon-woo ritüelde başarısız olmayı denemiş, başarısız olmakta başarısız olup kazara başarılı olmuştu ve şimdi bu yüzden saçını başını yoluyordu.
Bu sırada bir başkası ise hâlâ dişlerini sıkmış, hayata tutunmak için canını dişine takıyordu.
"……."
Doğal olarak bu kişi Yönetmen Lee Seon-hae'ydi.
'…Çocuklarımızı özledim…'
Ben neredeyim, kimim ben?
Aklına gelen ilk şey onsuz çalışan film ekibiydi, ikincisi ise sadece... sadece dümdüz küfürlerdi.
Sikeyim her şeyi.
'Şunun şurasında düzgün bir hayat yaşamaya çalışıyorum, değil mi? Ama şu dünyanın yaptığına bak, haksız mıyım?'
Gerçekten ağlayası geliyordu. Zihninde dönüp duran bu çılgınca saçmalıklar, hayatta kalmak için çırpınan beyninin çaresiz çabaları gibiydi; bu da durumu daha da ürkütücü kılıyordu.
'Beynimle benliğimin birbirinden ayrıştığı bu his... baş döndürücü.'
Biri beni kurtarsın, cidden.
'Bu otelin konsepti ne ayak Allah aşkına?'
Gerçek gibi gelmiyordu. Daha çok gizli kamera şakası gibiydi. Beyni bu anı bir durum komedisi, bir sit-com gibi algılamaya başlamıştı.
'Bu da bir tür hayatta kalma mekanizması mı?'
Mutluluk hormonları son sınırına kadar zorlandığında beyin böyle fanteziler mi üretiyordu?
'Ama her şeyi başlatan bu oteldi.'
Öyle öfkeli ve korkmuştu ki neredeyse hareket bile edemiyordu. Dünyanın her zaman korkunç bir yer olduğunu düşünmüştü ama bu seviyedeki bir dehşet kesinlikle sistemsel bir hata olmalıydı.
'Bir şey beni izliyor, eminim. Fantastik türlerdeki o "öldürme niyetini hissetme" olayı ne zamandan beri gerçek hayatta işe yarıyor? Hem neden benim bu zavallı bedenimde işe yarıyor ki?'
İlk başta sadece bakışlardı. Havuzun suyu her dalgalanmada parlak bir şekilde ışıldıyordu—biyoişıltılı planktonlar falandır herhalde, tamam. Ama karanlığın her bir köşesinden tekinsiz bakışlar sızmaya devam ediyordu.
Kaynağı tespit etmesi çok uzun sürmedi.
"……."
…Gıcııııırt—…
"……."
ÇATIRTI, GICIRTI, CIYAAAK, VAK.
"……."
Aaaaaaa…a.
'Aman Tanrım…'
Bu havuzda canavarlar yaşıyordu.
Hem de sahiden burada yaşıyorlardı. Nefes alıyor, sürünüyor, uçuyorlardı. Tam bir mahşer yeriydi.
'Gözlerimle kanlı canlı bir siren göreceğim kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi.'
Hayır—emin değildi. Siren miydi yoksa başka bir şey mi, net bilmiyordu. Sadece alt yarısı balık, üst yarısı ise insan olan bir yaratıktı. Pürüzsüz ama mukuslu bir teni vardı; ya hiç gözü yoktu ya da üç taneydi.
'Canavarın tam adının şu an hiçbir önemi yok.'
Bunu gördüğünde aklını kaçırmamış olması asıl şaşırtıcı olan şeydi.
"……."
…Tabii ki bir yaratıcı, bir yönetmen olarak bu durum içinde tuhaf bir ilgi uyandırmıyor değildi.
"…Kendine gel."
Tünelin etrafına bakındı.
'Harekete geçmem gerekebilir.'
Buradaki tek şeyler onlar değildi.
Su kaydırağının ya da derin tankın içinde ahtapot benzeri bir canavar vardı. Muhtemelen bir kraken. Ayrıca tam gelişmemiş, paramparça bir et yığınını andıran bir tekboynuzlu at da bulunuyordu.
Onların ötesinde; suyun altında zar zor seçilen hayalet balıklar, balçık yaratıklar ve insan gözlerine sahip denizanası benzeri varlıklar görmüşü. O panikle detayları hatırlayamayacak kadar çılgına dönmüştü.
"……."
Yeon-woo Bey.
'Nasıl bir iş yeri işletiyorsunuz siz Allah aşkına ve nasıl hayattasınız?'
Kendisi olsaydı çoktan istifa edip gitmişti.
'Ya da güvenlik protokollerini göz ardı edip çoktan nalları dikmişti.'
Eğer burası sadece bir korku evi ya da tema parkı olsaydı, keşfetmek için can atardı. Harika bir ilham kaynağı olurdu. Ama şimdi sırası değildi.
'Film çekebilmek için önce hayatta kalman gerekir.'
Lee Seon-hae kendi başının çaresine bakma konusunda oldukça deneyimliydi.
Şu anda bir sergi tankının arkasındaki tünelde saklanıyordu. Hayalet balıklar ara sıra önünden süzülüp geçiyor ama onu fark ettiklerinde saldırmıyorlardı. Nedense nefes almak biraz zordu ama bunun dışında burası en güvenli yerdi.
"Ha…."
İçinden boş bir gülüş yükseldi.
Evet—Lee Seon-hae daha önce başka bir yerde saklanmayı denemiş ve bedelini ağır ödemişti.
'Bacağım acıyor.'
Baldırı delinmişti.
'Kanamıyor ama… bu normal mi şimdi…'
Yara hafifçe deşilmiş gibi görünüyordu ama kan akmıyordu. Aksine, yaranın etrafındaki deri soğuk ve kuruydu. Derisinin altında hafif bir dalgalanma hissi vardı. Tiksinçti ve doğal olarak canı yanıyordu.
'Yani artık iki bacağımın üzerinde yürümek söz konusu bile değil. Eğer bu tünele bir canavar girerse, kaçmak için sürünmek zorunda kalacağım… Ne yapacağım ben?'
Yarayı kaşıyıp duruyordu ve kanatmadan hemen önce kendini zor durdurmuştu.
'Bunları yaşadığıma inanamıyorum.'
Buradaki canavarların bir tür hezeyana veya kontaminasyona (bulaşmaya) yol açtığından şüpheleniyordu.
'Düşününce, bir yerlerde tuhaf bir lavabo da vardı.'
Su damlama sesleri duyduğu bir banyoydu. İçi su dolu lavabo teknesinden garip bir ses gelmişti. Su içeride çırpınmaya başlamış ve aniden lavabonun borularından canavarlar dışarı fırlamıştı.
'Vay canına.'
Gerçekten, her anlamda muazzam derecede dehşet vericiydi.
"……."
Asıl kan dondurucu olan şey ise başkaydı.
'…Ortalık bir anlığına aydınlandığında, havuzun tabanında, eminim ki…'
Okyanusun dibi gibi, çok ama çok derinlerde.
Devasa bir gözün yavaşça açıldığını görmüştü.
'Çok derinlerdeydi ve inanılmaz derecede… büyüktü.'
Sirenler tarafından büyülenip havuzdan ucu ucuna kaçtıktan hemen sonra, şok içinde donakaldığı o saniyelerde az kalsın ölecekti.
'Buradaki tesisat da tamamen bozuk. Canlı gibiler, adeta nabız gibi atıyorlar. Net görmek için çok karanlık olsa da yukarındaki tavanda… kesinlikle soluk renkli ve devasa bir şey vardı.'
Bahsettikleri kozmik korku bu muydu? Kendi uzmanlık alanı olan bir tür değildi. Ama yurt dışından kozmik korku manyağı bir meslektaşı vardı, bu yüzden işin özünü az çok biliyordu.
Gerçekten de ürkütücü derecede büyüktü. Lee Seon-hae artık tek başına bir kozmik korku filmi yönetebileceğinden emindi.
'…Belki denemeye değer?'
Tabii buradan canlı çıkabilirse.
"……."
Lee Seon-hae dudaklarının ardına gizlediği buruk bir tebessümle kendi kendine gülümsedi.
'İyi ki buraya sadece ben sürüklendim. Masum ekibim az kalsın canından olacaktı.'
Herkesin itirazına rağmen bu otelin kapısını açmakta direten kişi Lee Seon-hae'ydi. Huylu huyundan vazgeçmez misali Hong Gyeong-yeon da sonradan ona katılmıştı—ama asıl sorun her zaman başlangıçtaydı. Sorun bendim.
'Diğerleri gelseydi, oracıkta düşüp bayılırlardı…'
İzleniyordu. Bunu hissedebiliyordu.
'Kim izliyor bilmiyorum ama zaten burada bunu yapabilecek bir sürü canavar var. Suçu tek birine yüklemek zor.'
Kaç saat geçtiğini unutmuştu. Ama karnı acıktığına göre en azından birkaç saat olmuş olmalıydı. Ve Yönetmen Lee Seon-hae tüm bu süre boyunca boş boş oturmamıştı.
Telsizi salladı.
"Mmm…."
Sıkıntılı.
'Bu alet sadece tuhaf sesler çıkarıyor.'
Bunu bir personel dinlenme odasında ya da öyle bir yerde—bir malzeme dolabında bulmuştu. Etrafı kurcalarken bir frekans ayar şeması çıkmıştı. Birebir uygulamıştı ama kimseye ulaşamamıştı.
Sadece ağlama sesleri. Titreşimler, üst üste binen sesler.
'İnsan sesi duymamış değildim ama… o kısım kesinlikle yanlıştı.'
Lee Yeon-woo'nun sesini duymuştu. Ama söylenenler tuhaftı. "Kurtarma talebi… alındı… kurtarılacaksınız… sizi kurtarma… mümkün değil…" Sadece bu, durmadan tekrarlanıyordu.
'Bir telefon da vardı ama onun da bir faydası olmadı.'
Danışma masasında eski bir sabit hatlı telefon bulmuştu. Hiçbir yere bağlı bir kablosu yoktu. Yine de kendi kendine çalıyordu. Bir film yönetmeninin içgüdüleri ona telefona bakmamasını söylemişti.
'Başka ne yapabilirim ki zaten?'
Net bir cevap yoktu.
'Koştum, saklandım, dua ettim, lanet okudum, ağladım…'
Kabulleniş, parmak uçlarından yukarı doğru tırmanan o tuhaf heyecan dalgasının üzerine katman katman bindi. Denenebilecek her şeyi denediğini hissediyordu. Zihni boşalıyordu—belli ki artık düşünmek istemiyordu.
'Tüm bunlardan sonra hâlâ hayattaysam, bu başarılı olduğumdan değil. Elinde bıçak olan o kaçık sadece işimi bitirmeyi erteledi.'
Hayatta kalmak için çırpınmak beklediğinden daha utanç vericiydi.
'Beni kurtarması için Yeon-woo Bey'e yalvarmak fazla yüzsüzlük olmaz mı?'
Ölüme teslim olmak yine de—biraz haksızlıktı. Yeterince sıkı savaşmıştı, değil mi? Dürüst olmak gerekirse, burada öylece oturup bu mekânı boş gözlerle izlemek o kadar da kötü hissettirmiyordu.
'…Hayır, bu durumu fazla mı hafife alıyorum? Hâlâ çabalamam gereken bir şeyden vaz mı geçiyorum? Ama eğer düşüncesizce hareket eder ve bu seferki gibi tekrar yaralanırsam ne olacak.'
Sadece tek bir bacağından yaralandığı için şanslıydı. Kanama da yoktu. Ama bir dahaki sefere bacağı değil, kafası olabilirdi. Sıfır bilgiyle körü körüne bir şeye kalkışmak aptallıktı.
'Yani bu noktadan sonra, sadece… her şeyi akışına bırakabilirim…'
Muhtemelen yeterince makul bir ölüm olurdu.
"……."
…Buradan daha "anormal bir yer" olabilir miydi ki zaten?
Utanç verici olsa da, tam bu düşünce kök salmaya başlamışken—
Bir şey değişti.
[—…Yönetmen Lee Seon-hae?]
Telsiz. Ses oradan geliyordu.
"……!"
[Yönetmen Hanım, orada mısınız?]
"Ah…."
[Sesiniz yankılanıyor. Eğer şu anki konumunuz bir boru veya tünelse, rahatça konuşabilirsiniz. Yakınınızda fiziksel formu olan bir canavar görüyorsanız lütfen konuşmayın—telsize iki kez vurun.]
"…Hayır, bir tünelin içindeyim."
[Ah, öyle mi? O halde lütfen rahatça konuşun.]
Karşı taraf sordu. Sorularda en ufak bir tereddüt yoktu.
[Yakınlarda yüzen Hayalet Balıklar var mı?]
"Ah, evet. Şu hayalet balıklar, değil mi? Isırırlar mı?"
[Isırmazlar. Ne de olsa hayalet onlar.]
"……."
[Gerçi bu durum muhtemelen pek de rahatlatıcı değildir.]
"Hayır, aslında… sayılır, bir nevi rahatlatıcı."
Kendini biraz huzursuz hissediyordu. Bu durumdan şikayetçi olduğundan değil—endişeliydi.
"…Az önce bu telsizden Müdür'ün sesini duydum."
[Şu an benim konuştuğumdan daha aptalca konuşuyordu, değil mi?]
"Evet, biraz… cızırtılı ve kesik kesikti… net duyamadım."
[Onu duymazdan mı geldiniz?]
"Hemen kapattım."
[Aferin size. Bir korku-gerilim filmi yönetmeninden de bu beklenirdi zaten.]
"Bunu bir iltifat olarak kabul ediyorum."
[Hayranlıktı zaten.]
İletişim kurmak zor görünüyordu—aradan cızırtılar ve mekanik sesler yükseliyordu. İçindeki kötü bir his onu konuşmaya itti.
"…Öncelikle—daha ne kadar dayanabilirim bilmiyorum. Vücudum buz kesti, birkaç yerimden yaralandım ve bir katil peşimde."
[Kritik bir durumdasınız. Anlaşıldı.]
"Hayır, demek istediğim…."
Bunu söylemek doğru muydun?
"……."
[Yönetmen Hanım?]
Ama söylenmesi gereken söylenmeliydi.
"…Söylemek istediğim şey şu; buraya gelip cesedimi bulursanız kendinizi çok fazla suçlamayın. Buraya gelip sadece ayak bağı olduğum için kendimi kötü hissediyorum. Hayatta kalmak için elimden geleni yapacağım ama, şey, sizi bu duruma soktuğum için gerçekten özür dilerim."
[Bunun için özür dilemenize gerek yok. Bu durumda olmayı siz seçmediniz. Pisliği çıkaranlar asla özür dilemezken, her zaman masum kurbanlar özür diler.]
"Haha, doğru… bunu söylediğiniz için teşekkür ederim."
[Ama lütfen endişelenmeyin. Kurtarma talebiniz sağolsun konumunuzu hemen saptayabildim. Yakında orada olacağım.]
"Bekle, yaşayacak mıyım yani?"
[Hmm, muhtemelen?]
"……."
[Tahmin edebiliyorum, pek çok sorunuz var ama yüz yüze geldiğimizde konuşalım.]
"…Ah, tam da sormak üzereyken yakaladınız…."
Gergin bir kahkaha attı.
"…Bu arada, bu telsiz nasıl bir telefon gibi bağlanabiliyor? Oh, doğru ya, sorular sonraya. Burada öylece sessizce beklemeli miyim?"
[Orada ne kadar süredir bekliyorsunuz?]
"Birkaç saattir sanırım. Tam emin değilim."
[Etrafınızda.]
İşte tam o andaydı.
Vıcık, vıcık.
[Ayak seslerini duyabiliyor musunuz?]
"…Evet."
[Anlıyorum. Şimdi çıkabilirsiniz.]
"Hemen şimdi mi?"
[Evet, şimdi.]
"……."
[Şimdi.]
"……."
[Şimdi.]
Cızırtı, hışırtı—…
[Şim■i çıkm|nız ger¿k]
"Ah, tüylerim ürperdi."
[Neden? Neden? Neden? Neden? Neden?]
"Kapatıyorum."
Tık.
Telsizi kapattı.
"…Ah."
Kulağını ovuşturdu.
'Bu çok huzursuz ediciydi…'
Sanki kulağında bir şey takılı kalmış gibiydi.
Telsizden duyduğu şey konuşma değildi. Ses değildi, dil değildi; yine de tüm bu süre boyunca Lee Seon-hae'ye ulaşıp durmuştu. Ancak kapattıktan sonradır ki, bunun "yanlış" türde bir dil olduğunu fark edebilmişti.
'…Her neyse,'
Bakalım görelim.
"……."
Lee Seon-hae tünelin dışına göz attı. Nispeten yavaş ayak sesleri geliyordu. Çıkardığı onca gürültüye rağmen elinde bıçak olan o kaçık onu es geçip gitmişti. Bu faydalı bir bilgiydi.
İçinden onaylarcasına başını salladı.
'…Korku filmlerinin kuralları vardır.'
Şüpheli ama titiz bir varlık tarafından erkenden verilen bilgiler genellikle doğrudur.
'Yemin işe yaraması için yalanların arasına biraz gerçeği karıştırman gerekir.'
Sevimli hayalet balıklar gözlerinin önünde bir görünüp bir kayboluyordu.
"……."
Bunun saçma olduğunu biliyordu ama şu an buradaki her şey arasında en güvenli görünen onlardı.
'Bu noktadan sonra gözüme sevimli bile görünmeye başladılar.'
Gerçekten de—sanırım ölmek için henüz çok erkendi.
'Ölmek istemediğim an, o tekinsiz şeyleri adeta altıncı bir hisle hemen seziyorum.'
Biraz daha dayanmaktan zarar gelmezdi. Lee Seon-hae yüzünde gergin bir gülümsemeyle kalakaldı. Lee Yeon-woo'ya cesedini göstermek istememe konusundaki düşüncesinde tamamen samimiydi.
"…Daha fazlasını deneyecek gücüm kaldığından da değil ya."
Telsizdeki ses, tam da her şeyden elini eteğini çekmek üzereyken gelmişti. O incecik umudun aslında bir bataklık olduğu gerçeği yüzüne vurulduğunda, Lee Seon-hae öfkelenecek dermanının bile kalmadığını fark etti.
'Şimdi de bir telsiz benimle maytap geçiyor.'
Zihinsel darbe ağırdı.
'İnsanoğlu ne kadar da kırılgan ve fani bir yaratık.'
Lee Seon-hae bir süre daha olduğu yerde kalmaya karar verdi. Sırf hayatta kalabilmek adına seçilmiş bir sığınak için burası oldukça ikna ediciydi. En güzeli de gürültü yapsa bile canavarlar onu göremiyordu.
Arkanıza yaslanıp hafifçe kaykıldığında, hayalet balıklar yeniden gözlerinin önünde dalgalandı.
"…Ah…."
Lee Seon-hae mırıldandı.
"Şöyle güzel bir uskumru ızgara olsaydı da yeseydik."
Muhtemelen balık sürüsünü gördüğü içindi.
'Kaçacak dermanım yok, onun yerine iştahım kabarıyor.'
Hayatta kalma içgüdüsü dedikleri şey bu muydu? Trajikomik bir şekilde, bir şey yiyemeyeceğini bildiği halde ağzı sulanıyordu. Belki de hayata tutunma isteği, en nihayetinde sıradan şeyleri özlemekten ibaretti.
'Aklımı mı kaçırıyorum?'
Boş bir kahkaha attı. Bu daracık tünel hiç bu kadar rahat hissettirmemişti.
"……."
…Pekala. Bakalım ne kadar dayanabileceğim.
Olabildiğince sıkı bir şekilde büzüldü.
Ve birkaç saat sonra.
'—SİKEYİİİİM!!!'
Lee Seon-hae o lanet olası canını kurtarmak için tabana kuvvet koşuyordu.
Şu muazzam hayatta kalma içgüdüleri işte... Her şeye rağmen canı gönülden yaşamak istiyordu.
← Önceki • → Sonraki • B Yer İmi • T İçindekiler • G Bölüm Ara
Yorumlar
Yorum Gönder