Bölüm 167

⏱️ Hesaplanıyor...

 Bölüm 167: Biz Buyuz! İşte Meşale Taşıyanlar!

·

Harika, bilgin [Hakikat] üzerine yemin etmiş, mahkûm ise [Sessizlik]’in zincirlerini parçalamıştı.

[Aldatma]’nın sancağı altında gerçekleşen bu samimi buluşma oldukça pürüzsüz ilerliyordu.

Ji Yue ve mahkûmun bu denli içten davrandığını gören Cheng Shi, bu dürüstlüğe aynı şekilde karşılık vermeye karar verdi.

Etrafta başka kimsenin olmadığından “emin olmak adına” çevresine şöyle bir bakındı; ardından, güvence olarak bir yemin gerektiren o büyük “gizemini” temkinli ve dikkatli bir şekilde açığa vurdu:

“Meşale Taşıyanlar.”

Bu kelime ağzından çıktığı an, odada bulunan beş kişiden üçü anında gerildi.

Bu refleksif tepki, Ji Yue’nin gözünden kaçmamıştı. Eğlenmiş bir ifadeyle etrafındakilere bakındı, ardından gözlerini Cheng Shi’ye dikerek onun devam etmesini bekledi.

Fang Shiqing’in zihni ise adeta uğulduyordu—bir yanı bu anı öngörmüş olsa da, diğer yanı hiç mi hiç hazır değildi.

Gözlerini boş gözlerle Cheng Shi’ye dikmiş, elindeki maskenin gerçekten bir yemini bağlama gücüne sahip olup olmadığını ve karşılarındaki o iki kişinin bu sırrı saklama sözünü gerçekten tutup tutmayacağını düşünüyordu.

Çok şey düşündü, hem de uzun uzun. Fakat garip bir şekilde, Meşale Taşıyanlar’a dahil olmayan bu iki düzenli oyuncuyu oracıkta öldürme fikri aklının ucundan bile geçmedi.

Cheng Shi ise etrafındakilerin büründüğü farklı ifadelere hiç aldırış etmeden konuşmasını sürdürdü.

Gözlerinde bir umut ışığı, yüzünde ise kararlı bir gülümseme vardı: 

“Tanrılar dünyaya inip bu oyunu önümüze sunduğundan beri, bu dünyanın nasıl bir yöne doğru ilerlediğini aranızda hiç düşünen oldu mu bilmiyorum.

Peki ya insanlık—oyuncu olarak seçilen bizleri nasıl bir kader bekliyor?

İnsanlığın varoluşundan bu yana geçen milyonlarca yılda, asla böyle bir felaketle karşı karşıya kalmamıştık.

Her ne kadar [İnanç Oyunu] bir ‘oyun’ olarak adlandırılsa da, başarısızlığın bedelinin ne olduğunu hepiniz çok iyi biliyorsunuz—bu bedel, ölümdür.

Tüm dünya bu ‘Tanrıların Kolezyumu’na hapsedilmiş durumda ve O’un iradesini takip etmek dışında başka hiçbir seçeneğimiz yok gibi görünüyor.

Kim olursanız olun—yaşlı ya da genç, güçlü ya da zayıf—herkes hayatta kalma mücadelesi veriyor. Ama gerçekten istediğimiz şey bu mu?

Hayır, değil!

Bu, Onların istediği şey ve bizim bunu reddedecek hiçbir gücümüz yok.

Peki ya reddedebilseydik?

Ben 1200 puana ulaştığımda, çaresizlikle dolu bir dünya gördüm.

1600 puana ulaştığımda, [İnanç Oyunu]’nun içinde hâlâ bir umut ışığının barındığını keşfettim.

2000 puana ulaştığımda, Tanrıların sırrının ufak bir köşesinin nihayet aralandığını hissettim.

Ve 2400 puana ulaştığımda ise kendi kendime sormaya başladım… Neden o yüceler yücesi tahtlarda oturanlardan biri de ben olmayayım?”

“……”

“……”

“……”

Cheng Shi konuşurken ifadesini zerre bozmamıştı. Bu sözleri söylerken yüzünde hafif bir tebessüm vardı.

Ancak diğerleri için bu sözler, berrak bir gökyüzünde aniden patlayan bir gök gürültüsü gibiydi!

Ji Yue hariç herkesin nutku tutulmuştu.

Meşale Taşıyanlar şaşkınlıktan donakalmıştı—çünkü Cheng Shi’nin anlattığı bu şeylerin, Meşale Taşıyanlar’ın gerçek özüyle uzaktan yakından alakası yoktu.

Mahkûm da afallamıştı—bu organizasyon, onun gibi bir rütbedeki oyuncunun katılmayı hayal bile edemeyeceği kadar devasa görünüyordu.

Sadece Ji Yue soğukkanlılığını koruyordu; ancak içten içe, bu cüretkâr duruşa karşı muazzam bir hayranlıkla dolup taşmıştı. Bu fikir, ruhunu vahşi bir coşkuyla tutuşturmuştu!

O an, [Savaş]’ın getirdiği o amansız ve pervasız etki, kadının içinde zirve noktasına ulaştı.

Fiziksel olarak değil—tamamen ruhunun derinliklerinde.

Sanki binlerce mızrak aynı anda yankılanıyordu!

“Deli olduğumu mu düşünüyorsunuz?

Hayır, deli değilim—aksine, zihnim hiç olmadığı kadar berrak.

Bu ne hayali bir fantezi ne de bir sanrı.

Çünkü… O, bir keresinde belirli bir oyuncuya insanlığın da tanrılaşabileceğini söyledi!”

“!!!!!!!”

“Şangırrrr—”

“Güm—”

“Tık, tık, tık—”

Avcı olduğu yerde taş kesildi, mahkûmun zincirleri ellerinden kayıp yere düştü, ozan elindeki kitabı düşürdü ve şövalye yumruklarını sımsıkı sıktı.

Yalnızca o “sakin” bilgin kıpırdamadan duruyordu; fakat Cheng Shi’ye dönen bakışları, açgözlü bir merak ve çılgınca bir onaylamanın göz ardı edilemez ışığıyla parlıyordu.

“Evet, doğru duydunuz—insanlar tanrı olabilir.

Tanrıların en çok gizlemek istediği bu sırrı öğrendikten sonra, Meşale Taşıyanlar doğdu.

O oyuncunun ellerinde, tanrılık yolunun tam başlangıç noktasında filizlendi.

O, tanrılığa giden her olası yolu durmaksızın araştırıyor; bunu kendisi bir tanrı olmak istediği için değil, insanlığın bu şekilde oyuncak edilmesine, köleleştirilmesine ve aşağılanmasına göz yummadığı için yapıyor.

Medeniyetimiz mükemmel olmasa bile, bu dünya asil bir yer olmasa bile, burası bizim dünyamız—öyleyse neden Tanrıların oyun alanı haline gelsin ki?

Ama ya…

Ya bir insan o Tanrıların tahtına oturursa?

‘O’nun’ koruması altında, insanlık yeni bir geleceğe kucak açamaz mı?

Piyon değil, kendi kaderimizin efendisi olduğumuz bir gelecek!

Şimdi neden bu kadar temkinli olduğumu, neden bunu açığa vurmaya cesaret edemediğimi anlıyorsunuz.

Çünkü bizim karşı çıktığımız şey Tanrıların ta kendisi ve yerini almayı arzuladığımız varlıklar, o yücelerde oturanlar.

Eğer varlığımız keşfedilirse, Tanrıların gazabıyla yüzleşiriz ve bizim için bir gelecek kalmaz—sadece silinip gitmek ve unutuluş olur.

Aranızdan bazıları bunun gülünç olduğunu düşünebilir.

En güçlü oyuncuların bile yalnızca Tanrılar tarafından bahşedilen yeteneklere sahip olduğunu, bu yüzden birinin nasıl tanrı olabileceğini sorgulayabilirsiniz.

Ama… denemeden nasıl bilebiliriz?

Ve ben—bizler— bizzat onun tarafından seçilmiş, bu tanrılık yolunda yürüyen kişileriz!

Taşıdığımız Meşale, sadece hayatta kalmanın meşalesi değil—tanrılığa uzanan umudun Meşalesi’dir.

Biz ona inanıyoruz; onu destekliyoruz; onun izinden gidiyoruz.

Tanrı olma yolunu bulmak için hiçbir şeyden kaçınmayacağız ve en doğru zamanda, en kusursuz dönemeçte, en uygun adayı o ‘ilahi tahta’ oturtacağız!

Bu rüya gerçeğe dönüştüğünde, bu vizyon somutlaştığında—dünya yeniden doğacak.

İşte… biz buyuz.

İşte… Meşale Taşıyanlar bu.

Bu, taşıdığım en büyük sır ve bugün, kalbimin en samimi parçasını sizlerle paylaşıyorum.”

Cheng Shi, gözleri tuhaf bir ışıkla parıldayan Ji Yue’ye bakarak gülümsedi ve açıklamaya devam etti:

“Bizler ne o kadar asiliz ne de tamamen benciliz.

Evet, aramızdan pek çoğu onun vizyonuna katılıyor. İnsanlığın geleceği için, kölelikten kurtulmak için savaşıyoruz.

Ancak pek çok yoldaşımız da kişisel sebeplerle savaşıyor: aileleri için, arkadaşları için, kendileri için ve değer verdikleri bağlar için.

Bu yüzden kendimize yoldaş ararken, onları asla iyi ya da kötü diye yargılamayız. Fakat sahip olmaları gereken tek bir nitelik vardır:

Her türlü baskıya karşı direnme kararlılığı ve…

Bu hedefe kendi yaşam süreleri içinde ulaşılamayabileceği gerçeğini kabullenmiş olmaları.

Sözde ‘Nekromansi Loncası’ndan tanıdığınız bu üç yoldaş, benim saflarımıza katmak istediğim kişilerdi.

Onlara Meşale Taşıyanlar’ı temsil eden birer maske verdim ve ne zaman yardıma ihtiyaçları olursa bana seslenebileceklerini söyledim.

Ama aynı zamanda onlara, tekrar karşılaştığımızda bana bir cevap vermeleri gerektiğini de belirttim.

İşte benim sırrım bu, Bilgin, Mahkûm; niyetimi size açarken gösterdiğim samimiyet işte bundan ibaret.”

Cheng Shi’nin bakışları yavaşça Fang Shiqing’e kaydı ve gülümseyerek konuştu:

“Fakat şimdilik elimizdeki meseleyi bir kenara bırakalım, üç dostum. Artık bana cevabınızı verme vaktiniz geldi.”

O konuşmasını bitirir bitirmez, odada kararlı ve kesin bir ses yankılandı.

“Ben katılıyorum!”

“?”

Önceki • Sonraki • B Yer İmi • T İçindekiler • G Bölüm Ara

Yorumlar